Röportaj: Gökçe ÜSTÜNDAĞ

Gürhan Gürses. 1975 Elazığ – Karakoçan doğumluyum. 2005 – 2010 yılları arasında Karakoçan Lisesinin Müdür yardımcılığını ve Müdürlüğünü yaptım.  2010 yılında da İletişim Lisesine atanarak göreve başladık ve burada da devam ediyoruz.

Gençlik kıyaslaması yapmanızı istesek neler söyleyebilirsiniz? 
Şimdiki gençler bence, üniversite mezunu olarak doğuyor. Maşallah çok iyiler. Samimiyet, ilgi ve kendini yetiştirme – geliştirme konusunda bizim dönemle kıyaslandığında eksik kalıyor. 80’li, 90’lı yıllardan bahsediyorum. Bizim zamanımızda daha iyiydi bu durum. Bizim dönemimizde biraz daha sorumluluk duygusu, bilinç duygusu fazlaydı.  Şuan ki gençlerinde de teknik yönde iyi olduklarını ve geliştiklerini söyleyebiliriz. Akıl yönden şimdiki gençliğe vurgu yapabilirken kalbi yönde ise bizim dönemimizdeki döneme vurgu yaparsak kıyaslamayı doğru yapmış olabiliriz diye düşünüyorum.

 

 Kıyaslamaya istinaden her geçen gün farklılaşan gençlerdeki farklılıkla ilgili neler söyleyebilirsiniz?

 Biz dönem biraz daha içsel idi.  Ama şimdiki dönem şekilsel, bu çok bariz belli oluyor. Giyim kuşamdan tutun, hayata bakış açımıza, kullandığımız araç gereçlerden bunları görebiliyoruz. Cep telefonu, makyaj, saç, pantolon, marka gençliğin önceliği olmuş. Ama bizim öyle bir derdimiz yoktu. Mutlu olmayı bilirdik. Bayramdan bayrama alınan bir ayakkabı bile bizi mutlu ederdi. Sevdiğimiz yazarları kitaplarını alır okurduk. Bilirdik, özümserdik. Fakat şimdi çok sevmekten ziyade parça parça, dize dize, sayfa sayfa bir oluşum var. Tam olarak anlayabilme, bir fikri, düşünceyi benimsemede sıkıntı var gibi duruyor. Yani fikri manada derdi olan bir gençlik yok. Ama bizim dönemde derdi olan bir gençlik vardı.

 

Sizce gençler üzerine uygulanan stratejide eksiklikler var mı? Yapılsa iyi olur dediğiniz uygulama proje planınız var mı? 
Şimdi bizim dönemimizde bize yol gösteren insanlar vardı. Yeri gelir mahalledeki bir esnaf, yanına çağırır bizimle konuşurdu. Toplum aslında yol gösteren insanları kaybetti. Telefonumuz yoktu, televizyonumuz yoktu ama insanların toplu olarak yan yana gelme alışkanlığı vardı. Sohbet havası vardı. Bir büyük anlattığı zaman gençler dinlerdi. O adap vardı bizde. Büyüklerin yanında konuşmama, büyüklerin yanında nasıl oturulur onu görme vardı. Birebir uygulama vardı.  Şuan üç kişiyi bile yan yana göremiyoruz. Dolayısıyla gençlerin örnek aldığı telefondur, televizyondur. O da tamamen maddeci oluyor. Maalesef rol modelleri yok bu konuda boşlukları var. Ama bizim dönemin rol modeli büyüklerimizdi. Yanlış konuştuğumuz zaman uyarırlardı, kötü konuşunca düzeltirlerdi. Şimdi gençlerin konuştuğu bir ortam bile yok. Bizim dönemimizde büyüklerimiz doğru düzgün Türkçe bile konuşmazken kendi dillerinde eğitimleri olmadığı halde akıcı bir şekilde saatlerce konuşurlardı. Ama şuan üniversite eğitimi alan gençlerimizde bile bu akıcı konuşma yok. Çünkü kimseyle konuşmuyoruz biz. Kimseyi dinlemiyoruz. Tamamen ferdi, kişisel, odasına kapanan saatlerce telefonla, sosyal medya siteleriyle zaman öldüren bir gençlik var elimizde.


Pekâlâ, hocam, bu manada eğitimde bilinçlendirme yöntemine gidersek daha etkili olabilir miyiz?

Bizim okullarda öncelikle öğretim kısmı çok fazla. Yani ezberlesinler, yazsınlar, ne vermişsek onu anlatsınlar istiyoruz. Kaç yıldır ülkemizde değerler eğitimi yapılıyor. Nasıl oturulur, nasıl konuşulur, büyüklere değer verme gibi aklınıza gelebilecek tüm olumlu güzel noktaları anlatıyoruz ama uygulamada göremiyoruz. Belki dünyada en iyi yazanlar, anlatanlar bizleriz belki. Ama benim düşüncem farklı açıkçası. Esas olarak yapmamız gereken anlatılanları uygulamaktır. Gençleri markaja alacağız. Bu ülkede gençleri markaja alan kişilerin sayılarının artması lazım. Özellikle okullarda biz öğretmenlere çok iş düşüyor. Ama maalesef markaja alma noktasında herkesi o kadar istekli görmüyorum. Kimse kimseye yanmıyor. Bizim örnek alabileceğimiz insan sayısının artması lazım. Ben kendim için söylüyorum örnek alabileceğim kaç tane insan sayabilirim ki? Öğrenciye sorduğumu zamanda bile 40 – 50 kişilik bir okulda örnek alabileceği iki ya da üç tane öğretmen var. İşte nitelikli insan yetiştirme konusu karşımıza çıkmaktadır. Her şeyi bırakıp insan yetiştireceğiz. Yol yapıyoruz, barajlar yapıyoruz, köprüler yapıyoruz, denizin altından üstünden geçiyoruz Allah’a çok şükür, dağları deliyoruz ama gönül yapamıyoruz. Asıl sıkıntımız bu. Bunu aşmamız lazım.

 

Siz, duygularınızı kaleme, kâğıda dökerken neler hissedersiniz? Gençlere bu yönde tavsiyeniz olur?

Şimdi gençler yazmayı sevecekler. Ben yazmayı seviyorum. Yani biri şarkı söylemeyi seviyor, top oynamayı seviyor, resim çizmeyi seviyor ben de yazmayı seviyorum. Beğensinler beğenmesinler artık bu duruma geldim. Ben kendimi ifade ediyorum. Kendimi buluyorum. Hani eski filozoflar ‘kendini tanı’ derler ya, ben de yazarak kendimi bulmaya çalışıyorum. Kendimi tanıdıkça insanlığı tanımaya çalışıyorum. Yazacaklar, yazmak isteyen herkes yazıp paylaşmalı. Duyguların düşüncelerin aktarılması gerek. En iyi terbiye bence yazmaktır. Yazan insanın fark yarattığını söyleyebilirim ve çok net şekilde bunun altını çizebilirim. Yazan insan özellikle yazmaya, okumaya yer vermeyen toplumlarda fazla zaman ayırmayan toplumlarda yazan insan fark oluşturur. Yazan insanın konuşması güzelleşir, hayata bakış açısı güzelleşir, ufku genişler. Yazan insana toplumun bakış açısı da farklı olur. Yapabiliyor, başarabiliyor bakış açısı ortaya çıkar. Üç cümleyi yan yana getiremeyen özellikle kâğıda dökemeyen insanların çoğunlukta olduğu bir zamanda yaşıyoruz. Yazmayı seviyorum. Ama birileri beğensin diye de yazmıyorum.

 

 

Okurlarınıza, öğrencilerinize çalışmalarınız ile ilgili müjdeleriniz var mı?

6 ay önce herkes yazıyorsa ben neden yazmayayım dedim, İsminde tam karar verememekle birlikte, Kaptan ve papatya ya da kaptanın defteri ismiyle basılmasını düşündüğüm roman şuan basım aşamasına doğru ilerliyor. Öğretmen arkadaşımın hayat hikâyesinden esinlenerek yazdım. Ulusal bir çalışma hazırlamayı daha rahat okurlarla buluşturmayı amaçladım. Kitap elbet çıkacak, tür olarak deneme, hikâye, şiir de yazmaya çalışıyorum ama özellikle denemede mesafe aldığımı düşünüyorum. Tabi çok da olmuşuz diyemiyorum zamanımın olduğunu düşünüyorum, zamanla daha iyiye ulaşacağıma eminim.

 

Gürhan hoca haddini bilir diyerek tatlı muhabbetimize devam ediyoruz.
AzizGenç olarak yazarlarımıza, bizimle bu yolda yürümek isteyen amatör ama cesaretli insanlara tavsiyeniz ne olur?

Hep amatör kalın! Bir noktaya geldikten sonra insanımız ben tamamım diyor ve o ruhu kaybediyor. Sizler bu ruhu kaybetmedikçe iyi işler başaracaksınız. Bu yüzden tek tavsiyem amatör kalın ve bu ruhu hiç kaybetmeyin. Bu tür güzellikler suya atılan taşın suyu dalgalandırması gibidir, yayılır. Büyüdükçe daha güzellikler gelecektir. Pes etmeyin ilerde geri dönüp baktığınızda yolunuzu çiçeklerle süslediğinizi, geride çiçek bahçeleri bıraktığınızı göreceksiniz. Her türlü zorlukla karşılaşacaksınız elbet ama yılmayın. Sezai Karakoç’un dediği gibi  “yenile yenile büyüyen bir zafer vardır”. Bir noktaya geldikten sonra bunları ben mi yapmışım deyip mutlu olacaksınız, başka da getirisi yok size.

Küçük bir gaf yaparak genç olsaydınız şuan ne yapardınız? Diye sordum.

“Gencim!” Cevabını aldığımızda aslında Türkçenin kullanımına ne kadar dikkat etmemiz gerektiğini bir kez daha öğrendik ve kahkahalar eşliğinde aslında ülkemizin en büyük eksiğini dile getirdi.

“keşke elimden biri tutsaydı, keşke örnek alabileceğim birileri olsaydı ve keşke daha önce Karakoçan’dan çıkabilseydim. Nüfusun az olması düşüncelerimizi de kısıtlıyordu. Elâzığ’a geldim Elâzığ kadar düşünmeye başladım Karakoçan’dayken Karakoçan kadar düşünüyordum veya Ankara da olsaydım Ankara kadar düşünecektim. Gençlere tavsiyem gidebildiğiniz kadar gidin, daha büyük yerlere gidin, büyük denizlere açılın. Yükseldikçe daha iyi göreceksiniz. Ha birde gencim onun altını tekrar çizeyim.

“Düzenli spor yapıyorum, düzenli yazıyorum ve okulda bir dakika boş durmuyorum. Normal bir gençten daha gencim” Diye ekledi Gürhan Hocam. Sözleri düşündürücüydü tabi feyz almak isteyen için.
Sabah okula gençler ölü gibi geliyor henüz 16-17 yaşındaki gençler derste ölü gibiler, konuşurken ölü gibiler. Bize aktif gençlik lazım, tuttuğunu koparan, hırçın olmalılar yoksa hayatın her döneminde ezilirler. Hata yapacak, yanlış yapacak ama pes etmeyecek. Antidepresan kullanım oranımız bayağı artmış, çocuklara söylüyorum gelin spora gidelim en iyi antidepresan spordur, gelin yardım kolileri taşıyalım. Gençlere faydalı olduklarını hissettirmemiz gerek. Sürekli ezilen kişilerde problem yaşanır, ezilen kişiler suça sürüklenir, çünkü kaybedecek hiçbir şeyi yok. Problemli gençlere bu yüzden sahip çıkmamız lazım. Sene başında ders dağılımı yapıldığında öğretmen arkadaşlar hep iyi sınıfları seçiyorlar, ben tam tersi kötü sınıflara odaklanıyorum.

 

Neden kişiler örnek almak veya alınmak istemiyor.

Herkesin arkasından gidilmez tabiki, bizim öncümüz olmayabilirler. Biz herkesin önünden gitmeyiz onların lideride olmayabiliriz ama yan yana gittiğimizde benim bakış açım onlara sıcak gelebilir ben de onların bakış açısından faydalanabilirim. Benim de örnek aldığım öğrenciler var. Hayata karşı bakış açısını duruşunu beğendiğim öğrencilerim de var bu gözle bakmamız lazım. Kesinlikle söylüyorum çekinmeden örnek olmalıyız. Zorda kaldığımızda geleceğini biliyordum dediğimiz insanlar olmalı ve bu sayının artması gerektiğini düşünüyorum.

Son olarak bizlere tavsiyeniz nedir? Size göre Eksiğimiz nedir?

Bir defa gittiğiniz yol doğru bunda kesinlikle geri dönmeyin. Daha çok insana ulaşın ve bütün kapılarınız açık olsun. Herkesi kucaklayın, kırmayın, incitmeyin sonrası çorap söküğü gibi gelecek. Yazan insanlar çok fazla, bir şekilde kıyıda köşede kalmış, çıkamamış insanları bulup çıkarmak gerek. Aslında bir dertte bu, derdiniz bu yönde olmalıdır. Sizlere de kendim adına ve şehrim adına bu yönde teşekkür ediyorum. Bu alanda diğer illere  göre geriyiz. İyi bir köşe taşı olmalıyız ki insanımız bizleri bulabilsin. Azizgenc var diyebilsin, önemli olanda bu.