Röportaj: Gökçe Üstündağ

Sanat ve Sanatçı ruhundaki ince eserin izlerini taşıyor bizce. Yani ilk üflenen nefesten sonra en büyük sanat olan İNSAN eşrefi mahlukatlığını yaptıklarıyla taçlandırıyor. Kâh sesiyle inletiyor evreni, kâh kalemiyle sarsıyor yürekleri. Kâh evreni resmediyor, barındırıyor; adeta evrenin içinde yeni bir dünya kuruyor. Herkesin bir yeteneği var. Herkesin bir şarkısı, bir şiiri ve bir resmi… Herkesin bir fırçası var…

 Aziz Gencin fırçasında bu hafta Rüçhan Keçeci var. Sanatın içinde yaşayan bir üniversiteli. Rüçhan Hocaya üniversiteli diyoruz çünkü; okutmuş olduğu meslekte, bölümde, okulda vb. bir öğrenci gibi harıl harıl, vızır vızır çalışıyor. Ah ne güzel böyle üniversiteli hocalar görmek değil mi? Öğrencisiyle arası da pek ala. Rüçhan Hocanın kapısını çaldığımızda içeri buyurdu bizi. Gördüklerimiz karşısında kalakaldık. Harika eserlerin yer aldığı,(heykeller, metal ve estetik çalışmalar, rengârenk tuvaller)  kitapların içinde barındığı, kendi tasarımı ve emeği olan kitaplıklar, yapılan projeler ve bir adet masa. Sohbetimizle adeta sanat yolculuğuna çıktık.  Buyurun yolculuğumuzda biz eşlik edin.. Hem Rüçhan Hocayı, hem de o sanatçı ruhunun zihnini tanıyalım…


Rüçhan Keçeci.  1972 Malatya Doğumlu. İnönü Üniversitesi Resim İş Öğretmenliğini bitirdi. Aynı üniversitede yüksek lisansını tamamlayarak 1998 yılında mezun oldu. Milli Eğitimde 5 -6 yıl kadar görev yaptı. Ardından Fırat Üniversitesi Bingöl Meslek Yüksekokulunda Akademik haytana başladı. 2003 yılında başladığı Fırat Üniversitesinde Resim İş Öğretmenliği Bölümünde akademik hayatına devam ediyor. Şuanda aynı bölümde Resim Ana Sanat Dalı Başkanlığını yapmakta. Esas alanı Grafik – Resim olan Keçeci’nin son 10 yıl içerisinde atık malzemelerden, endüstriyel atıklardan özellikle – otomobil parçalarından heykel yapan bir sanatçı olduğunu ifade edebiliriz.

Sizleri fazla bekletmeden kendisiyle yaptığımız bilgi dolu bizleri heyecanlandıran röportajı paylaşalım. Bizleri heyecanlandıran bu güzel sanatsal çalışmalar, eminiz sizlerinde beğenisini kazanacak zira şimdiye kadar medyamıza yansımayan çok güzel detaylara yer vereceğiz.

Biz sorduk kıymetli hocam cevapladı;

Sayın hocam, yaptığınız çalışmalar hem beden gücü gerektiren hem de sonuca ulaştırılması zor çalışmalar. En son ki çalışmanızda da atık malzemelerden oluşan bir Eğitim Çınarı eserini ortaya koydunuz. Biraz eserlerinizden ve çalışmalarınızdan bahseder misiniz?

-Çok farklı şekillerde çalışmalar yaptık. Mesela bir hayvan kemiklerinden orijinal dinozor yaptım. Çalışan ambulansı parçalayıp bir akvaryum haline dönüştürdük, gerçekten havalanacakmış gibi bir ay aracı ve buna benzer birçok çalışma yaptık. Son yaptığım çalışmada da bir ağacı canlandırmak istedim. Bir biz Eğitim Fakültesiyiz, Fakültemiz eğitimle ilgili, bizim meyvemiz kitap ama kitaplar insanlarla beraber güzel oluyor o mesajı vermek istedim. Kitapların renkliliği ve farklılığını ortaya koyabilmek için farklı renklerde kitapları kullandım. Osmanlının Çınar’ından yola çıktık. Çınar Meyvesizdir diye bilinir. Ama bu çalışmanın meyvesi var. Yani biz kökümüzü tarihten, Osmanlı’dan alıyoruz mantığıyla çalıştık. Meyvelerimiz kitap, olgunlaşan kitapları da insanlar koparıp okuyormuşçasına bir bakış açısı koymak istedik. Elbette bütçemiz daha fazla olsaydı insan sayısını arttıracaktır. Ve daha ihtişamlı bir görsel elde edecektik. Tabi zamanımız da yetersiz kaldı. Öğrencilerin mezuniyetine yetiştirmek üzere çalıştık. Yaklaşık 4 ay gibi bir sürede bitirmiş olduk. Bir başka röportajımda belirtmiştim tekrar belirtiyorum; Çocuklarımdan çok şey çaldım, onların zamanını çaldım.  Bu anlamda zamanlarını almış oldum, onlardan özür diliyorum. Bu işi yapınca bir yerlerden fedakârlık yapmak zorunda kalıyorsunuz.

Gençlerin, öğrencilerinizin yapmış olduğunuz çalışmalara karşı ilgisi nasıl oldu?

-Resim öğretmenliğini tercih eden öğrenci oranın çoğunu kızlar tamamlıyor. Erkek öğrencilerden de çalışmalara katılmak isteyen var. Hepsi benim çocuklarım gibi. Kızlardan bu talep gelince, söyledim kızlar dedim bunların hepsi ağır malzeme size göre değil. Kas kuvveti gerektiren, ağır işler. Ama yine de hocam ben yaparım diyenler oldu. Yine de öğrenmeleri için uygulama yaptık. Fakat çok zor bir iş. Gaz maskesi kullanıp, deri önlük ile eldivenler ile çalışırım. Sıcakta ya da havasız bir atmosferde rahatsızlık duyabilirsiniz. Bazen ağır sanayi malzemeleriyle kaynak yapmanız gerekebiliyor, metalin ağırlığı ve yayılan koku sizi rahatsız edebilmektedir.  Lakin söyleyebilirim ki ilgi yine de benim istediğim kadar değil. Benim hocam farklı bir iş yapacak, yani metal şart değil farklı bir alanda olabilir. Ben gece gündüz yanından ayrılmazdım, çayını içer, atölyesini süpürürdüm. Evet, böyle öğrencim yok değil var ama sayısı az. Sağolsunlar elimde bir malzeme görseler gelip sorarlar, yardımcı olurlar. Bu da bizi mutlu ediyor.   

Hocam hazır gençlerin ilgisinden bahsetmişken soralım istedik. Bir daha bir Mehmet Akif yetişir mi? Ya da şuan uğraşı olmayan gençlerimiz ne yapacak? Veyahut bizler okuyoruz ama sadece öğretmen mi olacağız?

-Her şey eğitimden geçiyor işte. Hz. Ali’nin bir sözü var. Bana bir harf öğretenin 40 yıl kölesi olurum derken o manayı çözünce olay ortaya çıkıyor. Bir harf ne demek? Yani sizin hayatınızın nasıl şekilleneceğini ortaya koyabilir. Sınıf öğretmenliği benim gözümde en kutsal meslek. Çünkü ilk önce çocuğun tanıştığı öğretmeni o. Ama şuan bakıyoruz toplumda
“hı sınıf öğretmeni misiniz"? Ön yargısı var. Ama eskiden öyle değildi.

‘Aa hocam hoş geldiniz, eli öpülür bir insandı öğretmenler, sınıf öğretmenliği’  köy meydanında, kasaba da, şehirde daha üst yerdeydi. Ama şimdi öyle değil. Mesela şimdi sınıf öğretmeni gitsin bir kız istesin, tabi yine alırda;

+ Mesleği nedir?
-Sınıf öğretmeni.
+Yok!

Herkes parasal sonuca bakıyor.  Bundan 30 sene 50 sene önce bir sınıf öğretmeni bir ağanın kızını istese ağa bundan gurur duyardı.  Ama şuan gitse ağanın kızını istese bir kimse; hâkim mi, savcı mı, doktor mu, ne kadar maaş alıyor artık herkes buna bakıyor. En büyük ayıbımız, zaafımız eğitim! Bu yüzden sınıf öğretmenliğinin eğitimde en üst kademe de olduğunu düşünüyorum. Bence en yücesi olması lazım, maaşının dolgun olması lazım. Mesela benim şöyle bir iddiam var. Çöp toplayan insanların maaşını 40 bin TL yapın, herkes çöpçü olmak için üniversitede en iyi puanı çeker. Üniversite sınavında ilk bine girenler çöpçü olmak ister. Mesela doktorlara deyin ki askeri ücretle çalışacaksınız, inanın tıp fakültesine giden öğrenci olmayacak. Para nerede var, o alan çok tutuluyor. Maalesef biz şuna alışmışız; Kariyer = Para, Para = En yüksek mevki. Ama bunun tam tersini eğitimle öğrenmiş olsak daha farklı sonuçlar elde edebiliriz. Her şey para demek değil, tabi ki parasız da bir şey olmaz bu da bir gerçek. Ama mutluluk eşittir para değil. Daha önce dediğim gibi insanlar eğitimli olacak. Eğitim seviyemiz ne kadar yüksek olursa olaylara bakış açımız da o kadar farklı olacaktır.

Eğitim sistemiz de yapılan uygulamalar genellikle fen bilimleri daha başarılıymış gibi gösterilirken diğer sanat dallarına ait olan eğitim dersleri biraz daha geride kalmaktadır. Bu duruma ilişkin neler söylemek istersiniz?

Bunu yaşadığım hayattan örnek vererek cevaplamak istiyorum. Tabi artık sınavların isimleri çok değişti, ben de milli eğitim de çalıştım bir dönem. Bu süreçte ben Resim Öğretmenliği yaparken sadece sergi için ihtiyaç duyulurken bir Fen Bilgisi Öğretmenliği, Matematik Öğretmenliği didik didik edilirdi. Şuan Milli Eğitimde Resim, Beden Eğitimi ve Müzik alanında ders saatleri yok. Biz de hata yapıyoruz. Mesela ilkokulda bir sınıf öğretmeni gururla şunu söyleyebiliyor. “Sayın Veli, biz çocuklarınız resim dersinizde test çözdük başarımız arttı” gelen tepkiler bundan daha kötü. Memnuniyet duygusu hat safhada. Fakat bu öğrencinin el, kas yeteneği gelişecek, sanatsal yeteneği gerçekleşecek. Ama biz ne yapmışız at gözlüğü takmışız ve tek bir noktaya odaklanıyoruz. Özellikle söylüyorum şuan yüksek lisansını bitirmiş bizimle araştırma görevlisi olarak gelecek olan arkadaşlar ‘ALES’ diye bir sınava giriyorlar. O sınavdan 80, 90 puanı alan araştırma görevlisi oluyor. Ben eskiden milli sporcuydum sonra bıraktım. Şimdi şuan şu kiloyla ben Alese girsem Beden Eğitiminde Araştırma görevlisi olabilirim. Olur, mu böyle? Olmaz. Örnek vereyim tekrar, ben Müezzin olacağım, Ezan okumam gerekiyor. Ama sesim çok kötü. Ya da parmakları piyanoya uygun değil. Ama ALES’den yüksek puan almışım diye o alana görevlendirilebiliyorum. Biz kriteri neye göre belirliyoruz mesele bu.

“10 tane hayvanı yan yana koyup başarı elde edeceğiz. Ama biri uçuyor, biri yüzüyor, biri zıplıyor. Sizin yapacağınız sınav hangisi olacak? Yüzmeyse yüzmeye göre olacak. Ama eğer ağaca tırmananı en iyisini seçtik dediğiniz zaman balığın, timsahın hiç şansı yok.

Eğer ben sanatçıysam, öyle harmanlanmam lazım. Boyaları iyi tanıyacağım, perspektif elde edeceğim ona göre bir sınava gireceğim. Belirtmek istiyorum çok iyi öğrencilerim var ama matematikleri zayıf olduğu için inşatta çalıştıklarını biliyorum. Fakat KPSS’den kim daha çok matematik yapıyorsa o kazanıyor. Bu büyük bir yanlış. Siz yağlı güreşlere pehlivan seçiyorsunuz. Diyorsunuz fen bilimlerinde, matematikte kim başarılıysa onlarla Avrupa’ya gidiyorsun. Sonra başarımız kötü çıkıyor. Artık hocalarımızın, ehil insanlarımızın yeniden oturup konuşup, bir sınav yapmaları gerekir. Hı sınav şartsa olsun yoksa bu söylenilenler dikkate alınmalıdır.

Sizinle bu konuya ilişkin şöyle bir anekdot paylaşmak istiyorum. Zamanında Picasso’nun yanına giden bizim eski paşalar vardı. Sanatçılarımızın büyük çoğunluğu askeri kökenli olduğu için Paşa diye anılıyor. Bizim paşalar söylemiş;

“*Efendim işte biz sizden, feyz alacağız, ders alacağız o yüzden geldik.
Picasso yanıt vermiş.
*Boşuna geldiniz.
*Efendim niye.
Çünkü ben sizin kökeninizdeki halı, kilim motiflerinden yola çıkarak bu noktaya geldim.”

Picasso işte bizim halı kilim modellerimizi inceleyerek o noktaya gelmiş. Ben bakıyorum herkes kendine bir unvan vermiş. Evet, çok iyi şeyler yapmış olabilirsiniz. Peki diyorum ki; “Sizin kendinize ait fırçanız var mı? Sen ne yaptın?”

Şuan belki dil engeliyle karşılaşabiliyor olabiliyorum. Dil engeli aşsam Profesör olacağım.  Ama diyorum ki;  Van Gogh bir profesör olarak mı öldü? Ya da Salvador Dali profesör müydü ve ya da Picasso bir profesör müydü? Hadi onu da geçtim. Sezen Aksu, şuan yaşayan bir efsane, profesör mü? Hayır! Ama yüzlerce sanatçı yetiştirdi, eserler verdi. İşte benim gözümde Profesör Sezen Aksu’dur.  Unvan boştur. Yaptığınız iş sizin için önemli olandır. Ama bizde öyle değil. Bizde önce unvan, sonra işe bakılır. – ki iş de yok. Ben bunu özellikle söylüyorum insanlara. Siz bir insan olarak, sanatçı olarak veya kişi olarak ne yaptınız? İbrahim TATLISES, mikrofonu eline alarak salladı hafiften eko yaptı. Yüzlerce kişi çıktı mikrofonu sallıyor. Tamam da onda ses vardı salladı. Şimdi siz de ses yoksa mikrofonu sallayın, kendini salla yine de çıkmaz. Ama onun bir ekolüydü. İbrahim Tatlıses’i yapan oydu. Ama diğer taraftan bakıyoruz ki kopyala yapıştır yapılarak efektlerle ses değiştiriliyor. Benim en çok istediğim şey şu; ‘tarzınız ne oldu’ sorusuna cevap vermekti.

Güzel ve engin fikirlerinizden dolayı teşekkür ederiz hocam. Bu bakış açınız ve çalışmalarınızla öğrencilerin bakış açısında bir değişiklik oldu mu?

-Şuan “Eğitim Çınarı” çalışmam ile öğrencilerin bakış açısı çok değişti tabi. Ben atak olmalıyım, onlara örnek olacağım ki onlarda aynı işlevi yapabilsinler. Ben üretemediysem öğrenciye şunu diyebilirdim. Şu heykeli yap. Ben bu çalışmayı kısa sürede bitirdiğim için öğrenci artık bir iş olduğunda ‘hocam yetişmez’ demiyor. Yaparız hocam diyorlar. Fakat tam tersi hareketi benden görselerdi, ben bir aylık işi on sene de yapsaydım, çocuklar ‘bak hocam gördün yetişmiyor’ diyeceklerdi. İşte bu sebepten ki her işte işin ehli olması gerekmektedir. Bunu seçerken de işinde iyi olmasını dikkate almak önemli bir noktadır.

Son olarak genç arkadaşlarımıza önerileriniz ve yorumlarınız nelerdir?

Benimde üzerinde çalıştığım güzel projeler mevcut. Çalışmalarımız atölyemde devam edecek elbet. Okul sezonunun açılması illere düzenleyeceğimiz bir sergimiz var. Öğrenciler hiçbir zaman yılmasın, pes etmesin. Çabalasın ve mutlaka bir eser ortaya koymaya gayre göstersin. En önemlisi bir fırçası olsun herkesin. Yapmış olduğunuz çalışmalarda başarılar diliyorum, güzel yerlere geleceğinize inanıyorum. Çalışmalarınızda kolaylıklar diliyorum. Röportaj için teşekkürler.

 

Rüçhan Keçeci, Fırat Üniversitesi Eğitim Fakültesinde öğrencileriyle sanat ve sanatçı ilişkisini aksatırken bizlerde onların yanına misafir olduk. Rüçhan Hoca bize atölyesini gezdirdiğinde biz bu atölyenin içindekilerle hayrete düştük. Hocamızın yaptığı çalışmalar iki değil, üç değil. Olsa bile oldukça profesyonel ve farklı noktalarda. Rüçhan Hoca, çalışmaktan keyif alıyor, bisiklet sürmekten hoşlanıyor. Ve sağlam adımlarla öğrencileriyle beraber geleceğe sanat ışığı tutuyorlar. Yolunuz Elazığ’a düştüğünde mutlaka Rüçhan Hocaya uğrayıp bir çayını için. Kendisi çok mütevazı ve başarılı bir isim. Bu arada atölyesini gördüğünüzde yan sanayii mi burası diye düşünebilişiniz. Aslına bakarsanız evet. Resim alanının en modern sanayi çalışmaları var. Anlatması bizden, ziyareti sizden… Teşekkür ederiz RÜÇHAN HOCAM.



AzizGenç Edebiyat-Gençlik Atölyesi / AzizGenç Dergi

Albümümüzü sizinle paylaşıyoruz. Rüçhan hocamız ve atölyesi.

 

IMG_2914       IMG_2915

IMG_2877       IMG_2864

IMG_2920       IMG_2904

IMG_2900       IMG_2894,

IMG_2881       IMG_2883