Bir resime dalıp gitmiş iken yanımda birinin o kare için sanatsal yorumlar yapıyor oluşunu ancak temas edip uyarıcıları beynime şimşek gibi çakmasıyla fark edebildim. Dalıp gidişime hayranlıkla bakıp karşılık veren adam minnet duygusunu sunuyordu böylelikle. Gülüşmeler oldu. Bu da daha demin olanlardan dolayı özür kelimelerinin kabulünün simgesi idi.

İlk defa konuşmadan beden dilimle anlatabiliyordum kendimi ona. Sonunda sessizliği bozmaya karar vermiş ve ona sorular sormaya başlamıştım. Sabırla devam eden sohbeti put gibi önünde durduğum tablosu için meraklandığı soruyu sormak için bıçak gibi kesiverdi konuşmayı.

-” Neydi seni alıp giden o resimde? ” Kısa bir sessizlikten sonra alışılagelmiş hareketlerden kaçınarak cevap verdim.

-“O resimde BEN varım. Beni çizmişsiniz.” İmkanzlığını ifade etmek için yüz hatlarını şaşkınlık diye adlandırdığımız kalıba giydirmişti.

O kaçıp giderken bende kendimi tekrardan görmeye ve resim karşısında put gibi duruşumu yinelemek için aynı yere geri dönmüştüm. Yanımdan kaçarcasına koşan ressamın gözyaşlarıma dayanamayıp mendil uzatışı ile son buldu gözyaşlarım. Halinde ise soru yağmuruna tutmak gibi bir niyeti vardı fakat resimde kendisinin kullanıldığını iddia eden insana ‘hatırlamıyorum seni’ diyemezdi. Sessizliği çare bulmuş ve usulca benim tabloya bakışlarımı süzüyordu. Ona bu bilinmezlikleri hatırlamaya çabalarken görmeye dayanamadığımdan anlatmaya başladım olanları…

-“Şöyle anlatayım ressam Bey!

Resimde herkes kendinden bir parça bulur. Puzzle gibi düşün. Ön plana aldığın obje veyahut insancıkları herkes yorumlar ve o ön planda olanlara bakarak kendine esinlenecek yer bulur. Resmi öyle görür, değerlendirir.

Bu resminde arka kapıda duran arkası dönük bir kız var. İşte o kız benim. Görülmeyen, önemsenmeyen, hiçe sayılan arka planım. Sende fark etmedin değil mi ressam Bey? Resmi destekleyenlerin arka plan olduğunu göremeyen sanatkârlara hep kin tutmuşumdur zaten. Resim sadece ön plana aktarılmış obje veyahut insancıklar olmuş olsaydı bi o kısmı çizerdiniz. Resmi anlamlandıran arkadaki mekan, objeler, hayvanlar, insanlar, fırça vuruşlarının ahengi, gölge vuruşları ve gerçekliğe en yakın sanki bir fotoğraf karesiymişçesine anı içeren o resimde arkadaki kızım ben. Sahibine yani dünyamı elinde tutan adama elinde tuttuğu kağıt parçasındaki kölelik idamımın oluşu kimse tarafından hatta sizin tarafınızdan bile fark edilmedi. Herkes görüyor adamın gücünü, ihtişamını ama bunu fark ettiren asıl objeleri eksik görüyorlar. Evet o bir Sahip! Ama iyi giyinişi, duruşu, hınzır gülüşünün bıraktığı gamze çukuru ile sahip oluşu betimlenmiş olmuyor. Anlayacağınız resimde yapılacak olan yorum, boşluğu doldurmuş olmuyor.

Onun sahipliği elinde tuttuğu o kağıt parçası! Arkada kambur sayılacak kadar eğik duran çaresiz kız; hem kendini hem de sahibi yansıtan ve de tamamlayan puzzle parçası.

En üzücü olan ise ne biliyor musunuz?  O karede görünen vahşet iken herkesin yüzünde gülücüklere sebep olması. Resim hem yanlış yorumlanmış hem de gözleri varken göremeyen insanlara sanat diye sunulmuş. İşte buna ağlanır. Bende ağladım… O kız gibi kimse görmedi beni. Sadece “Siz! ” Çünkü asıl hikayeyi bilen sizdiniz. O kız benim demem şaşırtmasın sizi. Çünkü;  her gün evinizden çıkıp sanat eserlerine fırça vuruşlarınızı yapın diye eksik malzemeleri tamamlayıp getiren kız benim. Hep yanınızda duran,  çizemediğinizde ortalığı kaosa çevirdiğinizde düzelten yine benim. Anlayacağınız siz İLK defa beni görmüş olup resminize konu edip çizmişsiniz.

Adamın bütün vücudunda hissettiği şok ve rayına giren olay örgüsünü gözlerinde sahnelendirir iken saliseler dakikalarla yarışıyordu. Ayılıp kızı fark ettiğinde ise kız gidiyordu. Tuttu kolundan ve “-Ama ben seni bilerek çizmedim…!” Kız kolundaki o acıya sebep olan adamın elini iterek tek bir cümle ile veda etti.

-Biliçaltı denilen kavram elinize ilham veriyor Bayım!!!

  Şevval Özyavuz