Yaşamak ne büyük eylemdi ! Oysa  kaçmak ne kadarcık öfke gerektirir ki ? Hiç bilmiyorum. Biranda oldu olanlar, olacaklar olmuşlar ve bekleyenler. Hızlının öfkeli hali ile kalktım yerimden. İnsan derisinden  daha pahalı olan rengarenk elbiselerimi çıkardım, lime lime sodyum üstümü başımı. Saatimin akrebi kovanını zehirledi. Uzun ve bir o kadar da kısacık anılar kuyruğuyla. Çıplak kalan elbiselerim bana küsercesine soldular. Oysa ben başka bir yerdeydim uzun bir süre kurbağaların sesinde ve çamurunda kıvranıyordum. Üstüm de iki salyangoz öpüşüyor ve bataklık sessiz filim izler gibi sessizliği kıskandıran bir zamana bürünüyor. Ayak tırnaklarım adım atamaz haldeyken gözlerimin tabanı  şişmiş. Mor salkımlı bir ev halinde küçük bir bataklık ve  sessiz bir filim. Sürünerek gitti salyangozlar halbuki sevince gitmeler olmamalıydı. Filim bitti. Sessizce yengeç kabuğuna çekildi herkes. Cisimden dışarı taşıp kabuklu evlerde en çokta elbiseler içinde yaşanmamalıydı hayaller. İki adım attım; ilk adımım yalnız kalmasın diye. Yalnızlık asıl mesele olmamalı asıl mesela hislerin, inatçı olmasıydı.  Planlanarak yaşamaya mahkum edilmiş bir hayata; yaşam denilmemeliydi. Bunca plana yaşam denirse peki ya aniden  başımıza gelenlere ne demeli ? Bir bavulun içine tüm ömrünü sığdırıp insan olmayan her vadiye gitmeye talip olanlar nasıl oluyor da kendi ile hep gurbet halinde kalıyor ? Sessiz ve isimsiz bir kitabın verdiği samimiyeti neden etten ve kemikten oluşanlar veremiyorlar ? Bunu en çokta kendileri soruyor.

Her şey yazılmış gibi…

Her şey konuşulmuş gibi…

Mavinin  yeşil tonunu arayanlar, bulmuş gibi…

Bu cümleleri şimdiden daha küçük ve daha temiz bir kalbe sahipken yazmıştım. Nereden bileyim kirli bir kalp ve pas tutmuş bir dil; ruhu kurutacağını ? Düşe kalka çok şey öğreniyor insan. Bazen bir şair bir kelimeye düşer. Bazen bir kitap bir karaktere saygısından ötürü ayağa kalkar. Çaylar demlenir, Çıkarılan derslere içilir. Zaman geçiyor, gece gündüze gebe kalmayacak günü ve saatini bekliyor. Buna beklemek mi denir yoksa bekleyen mi ? Bilemiyorum. Her şeye rağmen zaman nefes almaya devam ediyor. Ediyor etmesine de biz bu zamanın neresindeyiz ? Onu kimseler bilmiyor yada bilmek işlerine gelmiyor.

Çoğu zaman düşünmekten başıma ağrılar giriyor. Ne savaşın içinde doğan çocukları ne göbeği kendin önce gelen köftehorları nede sayısı penguenler kadar olan  vicdanlı güvercin hanımları ve kuş beyleri ve onlardan türeyen pamuk iplinde yaşayan ailelerini artık düşünmek istemiyorum. İstemiyorum desem de bunu düşünerek söylüyorum, elimde değil ki yüreğimde…

Ne zaman kadınlar değişirse dünya da değişir dedim. Ne zaman yaşlılar ölürse dünyada değişir dedim. Ne kadınlar değişti nede yaşlılar öldü. Değişen tekbir şey olmadı ama tek bir şey. Gün oldu ölmek istedim gün oldu yaşamak için en çok sevdiklerimden Vazgeçtim.

Uzun ömrün kısası şu ki ; yaşamak için öldürmek gerekmez. Sevmek içinde sevilmek gerekmez. İnsanca bir yaşam için karşılıksız bir gülüş yeter.

İsmail BUĞDAYCI