Büyük bir karmaşanın adını koydum bu gün. Yeni doğmuş körpe, belki büyümeden hayatı son bulacak kadar erken bir doğum. Ürpertiyor beni, arkada çalan müziğin ritmine gözlerim doluyor. Beynimdeki trampetlerin beslediği hüzünlü eserlerin solistiyim. Sessiz sedasız çıktığım sahnede avaz avaz bağırtıyorlar. Duygusal olunca katlanıyorlar demek ki.

        Velhasıl bu gün bulutlarım da siyaha meyilli. Halbuki Doğumların hep iyi olduğunu söylemişlerdi. Büyütmenin yaşatmanın ve öldürmenin zorluğunu hiçe sayarak. Yağmur yağsa düzelir belki? Bilemem. Mevsimimi sormayın, bizde yazları da kar yağar, belki beyazdır ama yaralarımızın sadece üstünü kapar… ayılar gibi 6 ay sürse keşke, bizde bir sonraki mevsimde acılar çığlığı basar. Parmak bastığımız acıların hükmü bizde kaldı, parmak izinin tekilliğinden miydi? Sahi acılar saçlardan ne istedi. Döküldükleri gibi geri de gelmediler. Gidenlerin bu kadar çok olduğu bir dünyada doğumlar mumla aranmış ki, her kes güneşin doğumunu izler olmuş. Günün en sancılı anında şahit yazılmış ve insan bu ya hiç empati yapmamış başkasının acılarından hayallere kapılmış… İçim titriyor yazarken, havalar da soğudu, gönlümün penceresinden soğuk rüzgârlar esiyor…

        Gün doğmadan neler doğar derler doğumlar hep sancılıdır, geride belki mutlu bir bebek kalır ama sarkan vücuduna baktıkça acılar hatırlanır. Hal böyleyken mutluluk bir gün doğumundan sonra yaşanmaz… Pişman mıyım? Bilinmez! Vazgeçmenin vaktini kaçıranlardan da olabilirim ama geç olsun güç olmasın diyen ataya güvenim var gibi. Zamanı geçmiş vazgeçişleri öylece cami duvarına bırakamam.

İçimdeki çocukta sessiz bu aralar. Sebep olanları sevmiyorum…

 

               Furkan TUNÇEL’