Kendini ifade edebildiği kadar ifade edemediği hisler be sözleri vardır kelimelerimin çünkü; benim cümlelerim kekemedir.  Harflerimin boyun büküşüne bakmayın onlar içten içe daha da içe bir şeyler ararlar. Korkak , bezmiş ve kendini yalnız hisseden cümle dolu kelimeler senfonisi. Hep bir arayışın izinde olup pantolonu, şalı  ve uzun beresinin tozlu çamurlu izlerler tekrardan aynı yere gelişi.

An la ta mı yo rum ,

Bu la mı yo rum,

Ne re de ler ?

 

Dedim ya kekeliyor kelimelerim nedeni ise yazdığım bir romanın son sayfalarında yer alıyor. 

Şöyle diyorum:

Cadde cadde meyhane meyhane karakol karakol

Raskolnikov’u arıyorum. 

Bu la mı yo rum.

Soruyorum Goriod Baba’ya oda bilmiyor.

U mu du mu kes mek is te mi yo rum.

Bu sefer  Napolyon Bonapark’ın kapısını çalıyorum. 

“Ev de yo kum ! “Diyor.

 Sonra bir köpek hırıltısı ile açılan kapısız ev.

Ne oldu ? sorusu.

Raskolnikov ‘u arıyorum.

Cevap gelmeyince içeri girdim. Hamam böceklerini konserve kutusuna koyup buz dolanına koyuyordu biraz bekletip tekrar etrafa saçıyor. Zaten hiç bir zaman ne yaptığını bilmeyen biriydi. 

 

Ne yapıyorsunuz ? 

Boşver sen anlamazsın zaten Gregor Samsa da anlamamıştı beni ve gitti şimdi ise onu arıyorum.  Neye dönüştü bilmiyorum ama özlüyorum onu hemse ağzımda ki salyalardan daha çok.

Bulursan Samsayı  ona söyle;  şimdi senin o yatak odanda başka böcekler var ve seni beklerler. 

Kapıyı örtüp caddeye çıktım.

O an  önümde yürüyen uzun boylu beyaz tenli bir adam.  Baudelaire ‘di bu sessizce takip ettim. Önce esrar almak için Marmeladov  ile görüştü ardından hızlı adımlarla yanıma geldi. 

Ne is ti yor sun , in san?

İnsan demişti bana ne tuhaf bir kelime.

Sustum.

O gitti ve Marmeladov dışarı çıktı.

Sessizce bir köşede üstümü değiştirip takip onu takip ettim.

Santiago’nun belirdiğini gördüm. Simyasını bulmuş muydu ?

Peki ya sonsuzluk iksirini ?  Yan yana yürüyorlardı. İki kişinin ayak seslerini duyduk küt küt sarhoşluk kokusu geliyordu. Yavaşladım , ayakkabı bağcığımı bağlamış gibi yaptım.  

Biri Raskolnikov ‘du ötekisi ise Sırça Köşk’ün sahibiydi. 

Ve ben hiç bu kadar kalbimin attığını hissetmemiştim.

İkisi beraber başlarını Drana Köprüsü’ne doğru kaldırdılar. Köprünün başında Edgar vardı. Sevgisiz büyüyen o çocuk ve omuzunda bir el Baron. Drana Köprüsü’nün yanında ki bahçede hepsi buluştu. Kimse kimseye selam bile vermedi.

  Masalarının üstünde ; incil, şarap, şehvetli resimler, sevgisiz bir oyuncak, yırtılmış aile resimleri birde tanrılarının isimleri yazılıydı tek tek …

 

 

Sessizliği kim bozacaktı derken ;

Raskolnikov elini masaya sertçe vurdu. Pehh ‘dedi.

Ardından Baron üstünde ki siyah atletine kadar çıkardı.

Marmeladov incile al basarak kalktı.

Santiago ayağa kalktı.

Ben ko nu şa mam ,

 bel ki de ko nuş mu şum dur.

Ben gi de mem ,

 bel ki de gi di yo rum dur.  

Birden yok oluverdi.

 

Edgar,  Baudelaire baktı. Sessizce kalkıp yerdeki taşı kaldırıp atına girdi ve üstünü yine aynı taşı Baron ayağı ile itti, örttü. 

 

Bu sefer ben bir şey yapmalıydım. Özlemimi ve sevincimi anlatmalıydım ama acıklı bir dil ile. Bahçe duvarından atladım. 

Hayvanlar Çiftli’nde ki köpeklere yakalandım. 

Tüm başlar bana döndü. 

Hepsi birden Boudleire bakarak izin istercesine dağılıp gittiler. Peki neden ? 

Cevabını bildiği soruları sormaktan insan hiç tükenmez mi ? Et ve kemik be dokuyla bilir biriyim…

Belki bir gün bir karekterin ellerini tutar onunla kitap yudumlarım.  Yalnızlık hep aradıklarımıza kendimizi kabul ettiremeyişimizin bir  siyah meyvesi.

 

 

 

İsmail Buğdaycı